mazlum doğan
1940'lı yıllarda Diyarbakır'da doğmuştu. Kürt'tü, Kürtçe'yi de çok iyi bilirdi. 1.60 boylarındaydı. Gençliğinde çok yakışıklıydı. Her zaman bıyık uzatırdı. Pantolon, yelek ve ceket giyerdi. Yaşlı olduğu dönemlerde biraz zayıflamış, hafiften kamburlaşmış, saçları önden hafif seyrelmişti. Ceketini omuzuna atar ya da elinde taşırdı. Ceketini elinde taşıması, kavgaya girdiğinde, ceketini sol eline sarıp hasmının bıçak darbelerini savuştumak içindi. Başına kasket takardı. Tesbih kullanırdı. Devamlı şarap içer ve genelde sarhoş dolaşırdı. Ayık olduğuna pek şahit olan yoktu. Çok cesur biriydi. Kimseden korkmazdı. Saldırgan değildi ama kendisine sataşana hiç tereddüt etmeden saldırırdı. Usta bir hırsızdı. Geçimini de yankesicilik yani cepçilik yaparak sağlardı. Genelde Batman, Kurtalan, Bismil vb. yerlere giden trenlere binip cepçilik yapardı. Ama Diyarbakır'da cepçilik yapmaktan kaçınırdı. En büyük özelliği çok iyi bıçak kullanmasıydı. Bıçağı onun gibi ustaca kullanan biri daha yoktu memlekette. Kendini savunmak ya da mecbur kaldığında adam yaralamak için kullanırdı bıçağı. Asla bıçaksız dolaşmazdı. Bıçağı kendisiyle özdeşleşmişti adeta. Savurduğu bıçak asla boşa gitmezdi. İsmi bıçağı kullanmaktaki becerisiyle anılırdı. Bıçağı parmaklarıyla ayarlar, karşısındaki kişide istediği şekilde yara açardı. Adama vurdu muydu muhakkak yaralardı ama asla öldürmezdi. Kızdığında söylediği en meşhur laf "bi piçağ ataram ha" ya da "attım mı mıhlaram ha" idi. Polisler bir gün Dağkapı'nın orda bulunan Yenişehir Sineması'nı basar, Pışo Meheme tedbir olsun diye üzerindeki bıçağı çıkarıp tavana fırlatır. Bıçak gider muntazam bir şekilde saplanır tavana. Söylenenlere göre o bıçak sinema yıkılana kadar hep orda kaldı.
Ailesi Diyarbakır Suriçi'nde bulunan Erbedaş semtinde otururdu. Daha gençken ailesinden ayrı düştü ve hayatını gayri meşru yollarla sürdürmeye çalıştı. Bazen Balıkçılarbaşı'nın ordaki Muş ve Bingöl Oteli'nde kalırdı. Parası olmadığı zamanlarda da Yıldız Parkı ve daha sonra da eski tekel fabrikasının yanında, Doğum Hastanesi'nin karşısında bulunan sur altında oturur, şarabını içer ve oracıkta da uyurdu. Genelliklle Dağkapı'nın orda bulunan Hemo Ziko'nun kahvesine takılırdı. Kışın hava aşırı soğuksa ve hiç parası yoksa karakola gider, komisere, "komiser beg, beni içer al babam, bögün otelden geri kalmişam" derdi. Amacı o zemheri soğukta nezarette yatmaktı.
Günün birinde Berber Yaşo'yla Bağlar'da kavga ederler. Berber Yaşo da kendisi gibi çok cesur biriydi. Pışo Meheme yere genişçe bir daire çizer ve Berber Yaşo'ya "ikimiz bu dairenin içine gireceğiz ve çizginin dışına çıkmadan kavga edeceğiz" der. Dairenin içine girerler. Berber Yaşo bıçağını bir iki sallar ama darbeleri boşa gider. Pışo Meheme ona öyle bir darbe vurur ki, göbeğinden boğazına kadar santimi santimine derin bir çizgi çizer ve sonra da "bak istesem seni parça parça ederdim" der. Doktorlar Berber Yaşo'ya tam yetmiş iki dikiş atar. Yazın arada bir Dağkapı'da bulunan Atatürk heykelinin yanında geceyi geçirirdi. Bir gece yine gelir heykelin yanına, yastık niyetine çıkarıp yere bıraktığı ayakkabılarının üstüne başını koyarak uyur. Sabah uyanınca bir de bakar ki ayakkabıları yok. Şöyle sitem dolu bakışlarla Atatürk'ün heykeline bakıp, "îyêêêh! Mıstafa, bi de diyisen ben cumhuriyeti kurmişam, edemedin bi çut ayakkabıma sehip çıkasan! Sahan güvenerek burda yattık" der. Pışo Meheme ayakkabılarını çalanın Casus Ezo olduğunu çok iyi bilir. Kalkar Casus Ezo'yla arkadaşlarının oturduğu kahveye gider, Ezo'ya "ayakkabılarımı sen çalmışsın" der. Casus Ezo, "nerden biliyorsun?" der. Pışo Meheme ani bir hareketle bıçağını çıkarıp fırlatır ona. Ezo, Pışo Meheme'yi çok iyi tanıdığı için ondan daha çevik dacranıp masayı siper eder kendine. Pışo Meheme'nin fırlattığı bıçak gider masanın tam ortasına saplanır. Casus Ezo masayı kendine siper etmese bıçak göğsünün ortasına saplanacaktı. Pışo Meheme Casus Ezo'ya, "ayakkabılarımı sen çalmışsın. Geri getirmezsen seni öldürürüm" der. Aslında Casus Ezo'yla arkadaşları gece şaka olsun diye Pışo Meheme'nin ayakkabılarını çalıp bir yerde saklamışlar. Casus Ezo ayakkabıları geri vermezse başına ne geleceğini bildiği için arkadaşlarına "Allah için gidip ayakkabılarını getirin" der. Arkadaşları gidip Pışo Meheme'nin ayakkabılarını getirip geri verir ve böylelikle Casus Ezo Pışo belasından kurtulur.
Pışo Meheme bir gün yine gidip Dağkapı'daki Atatürk heykelinin oraya gider. Canı sıkılır, kalkar heykelin üzerine çıkar, sonra şöyle iki-üç defa "tif tif" (tu tu) edip bir iki de tokat atar. O zamanlar inzibatlar heykelin bulunduğu yerde nöbet tutardı. Pışo Meheme'yi görünce gelip, "orda ne yapıyorsun sen?" diye sorarlar. Pışo Meheme, "kuşlar paşamın üzerine sıçmış, kafasını yüzünü temizleyeyim diye çıktım buraya" der.
Yağmurun habire yağdığı, havanın çok soğuk olduğu, her tarafın çamur deryası olduğu bir gün Pışo Meheme Melikahmet'te Sin Camii'nin ordaki bir kahveye sığınmak ister. Ama daha adımını içeri atmadan kahveci bırakmaz girsin. Pışo Meheme bu duruma çok içerler. Hemen karşıdaki köşede cebinden çıkardığı şarabını içer, boş şişeyi duvara savurur, ardından ceketini bileğine sardıktan sonra çok ani bir hareketle kenidisini içeri almayan kahveciye fırlatır bıçağını. Bıçak gider kahvecinin boğazına saplanır. Orda bulunan hiç kimse Pışo Meheme'nin bıçağı nasıl çıkarıp fırlattığını farketmez bile. Kahveci ölmez ama iyileşmek için uzun bir süre yatmak zorunda kalır.
Bir gün temiz giyimli fötr şapkalı birini gözüne kestirip parasını çarpmak için peşine düşer. Bir türlü eline fırsat geçmez ki adamı çarpsın. Adamın İstanbul'a gitmesi gerek, o yüzden gara uğrayıp bir bilet alır. Hayatında bilet almayan Pışo Meheme de gidip bir bilet alır. İstanbul'a kadar giderler. Adam da ayık biriymiş, Pışo Meheme'nin kendisini çarpacağını anlamış olmalı herhalde. Pışo Meheme bakmış bir türlü adamı çarpamıyor, sonında dayanamayıp "begim, valla Diyarbakır'dan buraya kadar peşinden geldik ama bir şey yapamadık, ê bari bi bilet parası da mı yok sende?" der adama. Adam da "tamam, boş gelmişsin boş gitme bari" dedikten sonra çıkarıp Pışo'ya bilet parası verir.
Pışo Meheme bir gün istasyona gider, orda saf bir köylüyle karşılaşır. Köylü karşıdaki treni gösterip "bu tren kimindir? diye sorar. Pışo Meheme "o gördüğün tren benimdir" diye cevap verir. Köylü "trenini bana satar mısın?" diye sorar. Pışo Meheme "olur, satayım sana" der. Köylü "kaça satıyorsun?" der. Pışo Meheme "ne kadar paran var?" diye sorar. Köylü "şu kadar param var" der. Pışo Meheme "o parayı bana kaparo olarak ver, geri kalanı sonra verirsin" der. Köylü cebindeki paranın hepsini çıkarıp Pışo Meheme'ye verir. Pışo Meheme parayı aldıktan sonra ortadan yok olur. Köylü trenin yanına gidip şefe "haydi sür!" der. Şef "ne yapacaksın? diye sorar. Köylü "para verip aldım, bu trenin sahibi benim artık" der. Şef "sen kimden aldın bu treni oğlum?" diye sorar. Köylü Pışo Meheme'yi tarif edip "ona kaparoyu verip aldım" der. Şef saf köylüye şöyle bir bakıp "ulan oğlum bu tren devlet malıdır. Nasıl para verip alırsın?" dedikten sonra arkadaşlarıyla birlikte tekme tokat dövüp kovarlar.
Pışo Meheme 1995 yılında Diyarbakır'ın Bağlar semtinde özel bir taksinin çarpması sonucu hayatını kaybeder. Kaza sırasında yine çok sarhoşmuş.
