Hata
  • JUser: :_load: kullanıcısı mevcut değil.
  • JUser: :_load: kullanıcısı mevcut değil.

EasyBlog

This is some blog description about this site

Kürtçe Şiir (Menzûme Ên Kurdi

Posted by Necmettin Akan
Necmettin Akan
Günaydın sabah yüzüm, Mavi denizim, Engin dalgam. Sana dinginliğin içinden bir d
User is currently offline
on Çarşamba, 16 Eylül 2009
in Genel

Qederê

Te dî te dî rindam te dî
Rindam li qarşî ye te bela xwe dî
Min ji vê dinê qet xêr nedî
Oy oy oy qederê
Oy oy oy qederê
Ketiya serê min qet ne derê

Va çi gund e di kortê da
Mala axê di ortê da
Çirak sor pêdikeve
Ser mala ku rindam tê da


Sînanê Kirîv

Were lo Sînano lo.. Kirîva te me lo..
Sînan dorê çipinyê wêran bişewite lo lo lo ber avê ye lo...
Belê vê sibêkê Sînanê kirîv lê kehêle suwar bûye, kihêlê tîne lo lo lo ser avê ye lo
Ezê rabim tasa xwe li ava zelal xînim bidim destê Sînanê kirîv
Ezê bêjîm kirivo qurban, tu yê vexwe ji destê lo... min Sakîneyê lo..
Sînan qurban ez dibejim ez pîr dibim lo, dil pîr nabe lolo..
Wele koka dara çipînya şewitî lo lo kevnar nabe lo lo..
Heyran çi bikim Xwedê bişewitine mala kirivantiyê
Wele şûşa dilêmin şikestîye lo lo cebar nabe lo lo..
De wêran bimîne mala felekê, dibejin zewaca kirîva li hev nabe lo lo..
Sînan qurban dora çemê çam e lo... pûng û şurt e lo...
Belê qirş u heft qalên di ber hatin lo... bûn lê mişt e lo lo..
Erê Sakîneya bêmamo bûye masîyek sipî ji masîyên gola Hêmo
Wele bêbavên hudêdiyan tor avêtin lo.... ji xwe re girtin lo...
Were lo Sînano lo... Kirîva te me lo...
Wele şurê Şamê lo.. li pişta te me lo ...
De tuyê xema nekşîne Sakîneya bêmamo soz û qirarê dide
Ger ez bimrim ji axa sarra ger ez bimînim lo  wez ya te me lo...

Tags: Untagged
0 votes

JİYAN

Posted by mahsum
mahsum
mahsum has not set their biography yet
User is currently offline
on Cuma, 11 Eylül 2009
in Genel

MIRIN ZINGILEKE Bé DENG E. BI TENé Yé KU MIRINA Wİ NéZİK DIBE Vé ZINGİNİYé DI BIHİZE....

Tags: Untagged
0 votes

ATAKÜRT

Posted by Guest
Guest
Guest has not set their biography yet
User is currently online
on Çarşamba, 09 Eylül 2009
in Genel
Mustafa Kemal, Selanik’te değil de Diyarbakır’da doğmuş bir Osmanlı paşası olsaydı, Kurtuluş Savaşı’nı Türklerle ve Kürtlerle birlikte gerçekleştirdikten sonra kurulmasına önayak olduğu cumhuriyetin adını “Kürdiye Cumhuriyeti” koysaydı, kendisi de Meclis kararıyla “Atakürt” adını alsaydı...

Kürdiye Cumhuriyeti’nin bütün vatandaşlarına “Kürt” deneceği için hepimiz “Kürt” sayılsaydık, Taksim’e, Kadıköy’e, Kızılay Meydanı’na, Kordon’a “Ne mutlu Kürdüm diyene” pankartları asılsaydı...

“Kürdiye’de” Türk olmadığı, herkesin aslında Kürt olduğu söylenseydi, kendilerini Türk sananların aslında “deniz Kürdü” oldukları iddia edilseydi...

Kürtlerin “yedi bin yıllık” bir tarihi bulunduğunu, Anadolu’nun esas sahiplerinin Kürtler olduğunu, Moğolların, Hunların, Etrüsklerin aslında Kürtlerin atası sayıldığını, Osmanlıdaki Kürt paşalarının kahramanlıklarını derslerde okusaydık.

Teoman, Cengiz, Atilla, Osman gibi isimler almamız yasaklansaydı, Berfin, Beruj, Tiruj, Nevruz gibi isimler almak zorunda kalsaydık...

Türkçe televizyon kurulması yasak edilseydi, bütün televizyon yayınları Kürtçe yapılsaydı...

Romanlarımızı, hikayelerimizi, şiirlerimizi Kürtçe yazmak zorunda kalsaydık, yalnızca Kürt şarkıları dinleseydik, gazetelerimizi Kürtçe çıkarsaydık...

Okullarımızda yalnız Kürtçe okutulsaydı ve Türkçe okutulması yasaklansaydı...

“Biz Türküz, bizim bir tarihimiz, bir dilimiz var” dediğimizde sorgusuz sualsiz hapislere atılsaydık.

İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de, Bursa’da, Edirne’de polis sürekli olarak bizi izleseydi, “özel timler” bizim “Kürdiye Cumhuriyeti’ni” parçalamak isteyen “ayrılıkçılar olmamızdan” kuşkulanıp hepimize sürekli “suçlu” muamelesi yapsaydı, sırf Türk olduğumuz için hakaretlere uğrasaydık.

12 Eylül darbesinden sonra bütün batı bölgesindekiler hapishanelere doldurulsa, inanılmaz işkencelerden geçirilse, boğazlarına kadar çamurların içine battıkları hücrelere konsa, tazyikli sularla iç organları perişan edilse, azgın köpeklerle bacakları parçalansaydı..

Evlerimiz basılsa, ayrılıkçı “Türk teröristlere” yardım ettiğimiz iddialarıyla apartmanlarımız yakılsa, biz evimizden bir eşya bile alamadan çıkarılıp, Diyarbakır’a, Hakkari’ye sürgüne gönderilerek, çadırlarda yaşamak zorunda bırakılsaydık...

Biz Türkler buna razı olur muyduk, “işte hepiniz Kürdiye Cumhuriyeti’nin vatandaşı olarak birer Kürtsünüz, ayrıca Türklük diye niye tutturuyorsunuz, isterseniz başbakan bile olabilirsiniz” sözlerini bir hakkaniyet işareti olarak kabul eder miydik?

Yoksa, Türk kimliğimizin, dilimizin, kültürümüzün, bu ülkenin “eşit” vatandaşları olarak kabul edilmesinde ısrarcı mı olurduk?

Bu ülkenin Türk ve Kürt vatandaşları var ve tarih “Türk” çizgisinden yürümüş, bugün bizim “Türk” olarak kabul edemeyeceklerimizi Kürtlerin kabul etmesini istemişiz, bu yersiz istek sonunda patlamış, ülke önce teröre arkasından bir iç savaşa yuvarlanmış.

Türkiye’nin bu kanlı karmaşadan “demokrasiyle” ve Kürt vatandaşların “kimliklerinin” kabulüyle kurtulacağına inanan insanlar, bu düşüncelerini dile getirdiklerinde, bizim yöneticilerle taraftarları hep aynı soruyu soruyor:

- Nedir demokratik çözüm, nedir Kürt kimliği?

Biz Türkler, bir “Kürdiye Cumhuriyeti’nde” yaşasaydık ne isteyeceksek, bu isteklerin bugün Kürtler tarafından dile getirilmesini kabul etmektir demokrasi.

Kendimiz için isteyeceğimizi, bizimle eşit oldugunu kabul ettiğimiz insanlara vermemek için bu kadar kan dökmeye, ülkeyi bir çıkmaza sürüklemeye değer mi?

Değmez diyenler “demokrasi” istiyor işte.

Demokrasiyi getirmek çok mu zor zanaat?

Alıntıdır...
Tags: Untagged
0 votes

KÜRT SORUNU VE DEMOKRASİ

Posted by Zeynep Çelik
Zeynep Çelik
Küçük Cocuktan Bakkala Harika Kapak :)YUMURTA: küçük çocuk bakkala sormuş-neden
User is currently offline
on Cumartesi, 15 Ağustos 2009
in Genel

[Yorum - Levent Köker] Kürt sorununun çözümü ve Türkiye'nin muhalefet sorunu
İçişleri Bakanlığı'nın organize ettiği çalıştay vesîlesiyle gündemin en ön sırasına yerleşen "Kürt açılımı" tartışmalarında doğrularla yanlışlar birbirine karışıyor ve iş yine içinden çıkılmaz bir hâle getiriliyor.

Şurası elhak doğru; "Kürt sorunu" Türkiye'nin en yakıcı, en kilit öneme sâhip, en temel siyâsî sorunu. Bu nitelikleriyle, târihî kökleri ve geleceğe dönük muhtemel etkileri birlikte değerlendirildiğinde, pek çok çağdaş toplumsal ve siyâsî sorun gibi, karmaşık. Bununla birlikte, sorunun karmaşıklığı, çözümsüzlüğü için bir gerekçe değil. Çözüm, soruna net kavramlara dayalı, önyargıların farkında olan, daha da önemlisi önyargıların yeniden üretilmesine neden olmayacak yaklaşımların geliştirilmesinden geçiyor.

Öncelikle, sorunun adı üzerinde anlaşmak gerekiyor. Türkiye siyasetine hâkim olan yaygın milliyetçi atmosferin ağırlığı, sorunun "Kürt sorunu" diye adlandırılmasını uzun bir süre engelleyebilmişti. Bugün bu engellemenin aşıldığını ve "Kürt sorunu" adlandırmasının artık çok geniş bir toplumsal kabûl gördüğünü söyleyebiliriz. Bu nokta önemli, zira sorunun doğru teşhisi, çözümün de en başta gelen şartıdır ve Türkiye, bu bakımdan olumlu bir yere gelmiş bulunmaktadır.

Evet, sorun "Kürt sorunu"dur ve ekonomik, kültürel ve siyasî boyutları bulunmaktadır. Bu boyutlardan bazılarını öne çıkararak sorunun adını değiştirmeye çalışmak da, dolayısıyla yanlıştır. Örneğin sorunu, "Güneydoğu'da devam eden feodal ilişkiler" gibi bir "bölgesel azgelişmişlik" sorunu veya bu azgelişmişliğin sonucu olarak kültürel "geri kalmışlık" bağlamında bir "coğrafî kalkınma" sorunu olarak görmek yanlıştır. "Sorun, bölgesel ekonomik kalkınmanın sağlanmasıyla çözülür" yanlışına yol açan bu hatalı teşhisle bağlantılı bir diğer yanlış da sorunu "terörizm"e indirgeme yanlışıdır. Kürt sorunu, bu boyutları da içermekle beraber, doğrudan Türkiye'deki Kürt varlığının kabûl edilmesine yönelik talepleri ifâde eden, bu doğrultuda Anayasa başta olmak üzere bir dizi hukukî ve idarî değişikliği gerektirdiği için de öncelikle siyasî nitelik taşıyan bir sorun niteliğindedir.

Dolayısıyla, sorunun doğru adı "Kürt sorunu" ise, çözüm için yapılacak değişiklikler de, elbette "Kürt açılımı" diye adlandırılacaktır. Bununla birlikte, bu defa da hükûmetin öncülük ettiği "açılım"ın "Kürt açılımı" diye nitelendirilmesi üzerinde kamuoyunda bir tartışma yaşanmaktadır. Hükûmetin öncülük ettiği çözüm girişiminin "Kürt açılımı" olarak değil de "demokratik açılım" diye adlandırılması gerektiğini ileri sürenler, herhâlde Kürt sorununun çözümünün ülke siyâsetinin genel demokratikleşmesinden geçtiğini anlatmak istemektedirler. Bununla birlikte, çözümün adlandırılmasına yönelik bu yaklaşım iki noktada yanlış yorumlara neden olmaktadır. Bu yanlışlardan ilki, en uç noktası "Türkiye'de bir Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır" yaklaşımının güçlenebileceği bir siyâset zeminine katkıda bulunmasıdır. İkinci yanlış ise, "demokratik açılım" veya "demokrasi açılımı" tâbiriyle, demokrasinin Kürt sorununu çözeceğinin ifâde edildiğinin zannedilmesidir.

Nitekim kamuoyunda bazı görüş sâhipleri, demokrasiye Kürt sorununu çözecek sihirli bir değnek rolü atfedildiğini ileri sürmekte ve bu "safdilce" yaklaşımı eleştirmektedirler. Böylece, bir zamanlar sorunun adı üzerindeki tartışmalarda yaşandığı gibi, şimdi de çözümün adı ve dolayısıyla niteliği üzerinde de benzer bir tartışma yapılmaya çalışılmakta, böylece çözümün düşünülmesi ve uygulanması üzerinde kamuoyu nezdinde fikrî engeller oluşturulmaktadır. Oysa hâl, böyle değildir. Türkiye'de evrensel standartlara uygun bir demokrasinin tam olarak tesis edilmesi, Kürt sorununun çözümü için bir usûlî önşarttır. Bu önşartın gerçekleşmesi, Kürt sorununun çözümünü kendiliğinden ortaya çıkarmayacak ama çözümü mümkün hâle getirecektir. Kısacası, demokrasi Kürt sorununun çözümü için gereklidir, ama yeterli değildir.

"Kürt sorunu"nun içeriğine baktığımızda da, sorunun demokrasi ile olan bağını görebilmekteyiz. Sorunun çözümünü demokrasinin gelişmesine bağlayanları eleştiren görüş sâhiplerinin de belirttiği üzere, Kürt sorununun en uç noktasında, bugün artık pek dile getirilmeyen, "ayrılıkçılık" yatmaktadır. Türkiye topraklarının bir bölümünde bağımsız bir Kürt devleti kurulması talebini içeren ayrılıkçılığın yanında, merhum Özal'ın da bir dönem tartışılabilir bulduğu "federasyon" talebi ve nihayet mevcut üniter devlet yapısı içinde kalmak kaydıyla Kürt kimliğinin ve varlığının anayasal ve diğer hukukî-idari düzeylerde kabûlüne yönelik talepler gelmektedir. Bu son talepler arasında, Anayasa'da Türk ve Kürt halklarının Türkiye Devleti'nin kurucusu olduğunun açıkça belirtilmesinden vatandaşlık tanımının değiştirilmesine, Kürtçenin ikinci (bölgesel) resmî dil olarak kabûlünden Kürtçe anadilde eğitim hakkının tanınmasına, yerel yönetimde özerklik taleplerine uzanan bir sıralama yapılabilir. Bu taleplerden bazılarının (ayrılıkçılık ve federasyon gibi) şu an için gündemde olmamaları, Kürt sorununun tartışılma bağlamı içinde hiç yer almayacakları anlamına gelmez.

İKTİDAR HER ÜLKEDE, MUHALEFET SADECE DEMOKRASİLERDE

Bu geniş talep yelpazesini ve bunların ekonomik-toplumsal-kültürel bağlamlarını içeren bir karmaşık bütün olarak "Kürt sorunu", tüm yönleriyle ancak demokratik bir kamusal müzakere süreci ile çözülebilecektir. Bu sürecin temel özellikleri ise, (1) müzakereye katılacak herkesin eşit olması ve birbirlerini eşit kabûl etmeleri; (2) müzakere konusu hususlarda bütün bilgi (enformasyon) kaynaklarının herkese açık olması; (3) müzakere sürecinde hiçbir tabu veya yasak bulunmaması biçiminde özetlenebilir. Şimdi soralım: Türkiye'de Kürt sorununun tartışılması sürecinde bu üç özelliği tavizsiz biçimde içeren bir demokratik müzakere yapma imkânı var mıdır? "Kürt açılımı", öncelikle böyle bir demokratik müzakere sürecinin önünü açmalıdır. Bunun için, Türkiye demokrasisinin başta ifâde ve örgütlenme özgürlükleri olmak üzere, temel haklar ve hürriyetler konusunda evrensel standartlara kavuşması şarttır.

Bu şart ise, demokrasi ile insan hakları arasındaki zorunlu bağlantıyı ortaya koymaktadır. Çok açık bir örnek, DTP hakkında devam etmekte olan kapatma davasıdır. Ne zaman karara bağlanacağı belli olmayan bu davanın hukukî dayanaklarının evrensel insan hakları standartlarına uygun olmadığı defalarca AİHM tarafından belirtilmiştir. Buna rağmen gereken Anayasa ve kanun değişiklikleri yapılmadığı için, bu dava, "Kürt açılımı" diye yola çıkan hükûmetin desteklenmesi gereken girişimlerini berhava edebilecek �teşbihte hatâ olmaz- bir "saatli bomba" misali durmaktadır.

Temel hukuk reformları yapılmadan gerçekleşmesi, devlet yetkisi kullanma mevkiindeki kişilerin ve grupların "kaprisleri"ne ve bu anlamda belirsizliğe terk edilmiş süreçler, Kürt sorununa kalıcı bir çözüm getirmeyecektir. Bu nedenle, "Kürt açılımı", öncelikle Türkiye demokrasisinin standartlarını evrensel standartlar düzeyine yükseltecek bir yönde gelişmelidir. Bu gelişmenin sâdece hükûmet ve dolayısıyla AK Parti tarafından gerçekleştirilebilmesi mümkün değildir. Mevcut siyâsî iktidarı bu reformlara zorlayacak bir "muhalefet"e de ihtiyaç vardır. Üzülerek müşahede edilmektedir ki Türkiye siyasetinde muhalefet, ya demokrasinin çağdaş "çokkültürlü" ve "ulus-ötesi" niteliğinin çok gerisinde bir "tekkültürlü ulus-devlet" düzenini muhafaza etmeye ya da sorunun teşhisinden çözümün düşünülmesine kadar her boyutta hamasi bir "vatana ihanet" terminolojisi kullanmaya yönelmektedir. "İktidar her devlette vardır, ama muhalefet sadece demokratik devletlerde olabilmektedir" mealindeki özlü söz genel bir doğrudur. Türkiye'de ise âcilen daha çok demokrasi ve insan hakları talep eden bir muhalefete ihtiyaç bulunmaktadır.

 

Tags: Untagged
0 votes

Fizik üzerine

Posted by Guest
Guest
Guest has not set their biography yet
User is currently online
on Cuma, 24 Temmuz 2009
in Genel

Fizik üzerine…

Fizik, gözlenebilir evrenin temel bileşenleri arasındaki etkileşmelere ve maddenin yapısına ilişkin temel sorunlarla ilgilenen bilim. Fizik sözcüğü, Eski Yunancada “doğa” anlamına gelen physis’ten türemiştir. Uzun süre doğa felsefesi olarak anılan fizik, doğanın makroskopik ve mikroskopik tüm görünümlerini inceleme konusu olarak seçmiştir. …

Fiziğin amacı, farklı olayları olanaklı en genel yollarla toparlayıp matematik diliyle verilmiş duyarlı ifadelerle açıklayan doğa yasalannı ya da kapsayıcı ilkeleri ortaya çıkarmaktır. Bilimsel bilginin gelişmesiyle fiziğin içeriği sürekli değişmekteyse de, gözlenebilir temel fiziksel olayların açıklanmasına yönelik hedefi değişmemiştir. Kimyasal fizik, astrofizik, jeofizik, biyofizik gibi komşu alanlar, fiziğin ilke ve tekniklerinin uygulanmasıyla doğmuştur. Kesinlikle denetlenen koşullar altında, olayların duyarlıklı nicel ifadelerle gözlenmesi olan deney ve birleştirilmiş kavramsal bir taslağın matematik terimlerle kurulması olan kuram, fiziğin gelişmesinde temel ve tamamlayıcı bir rol oynarlar. Tüm fiziksel soruşturmalar önünde sonunda uzay ve zamandaki maddeyi içeren olgulann incelenmesine indirgenebilir ölçülebilir fiziksel nicelikler de uzunluk, zaman ve kütlenin temel birimleri cinsinden ifade edilebilir.

Fiziğin belki de son amacı, doğanın temel bileşenlerinin özelliklerini ve bunların karşılıklı etkileşmelerini tek bir plan içinde toplayarak, bu plandan makroskopik olaylar ile parçacık yığışımlarının tüm özelliklerini çıkarsayabilmektir. Çağdaş fiziğin önünde, böyle büyük bir şema için yapılan araştırmalar bulunmaktadır. Sonuca henüz ulaşılmamışsa da, bugün temel kabul edilen fizik yasalarının sayısı oldukça azaltılabilmiştir.

Temel araştırmalar, yasaların pratikteki anlaşılabilirliği üzerinde yoğunlaşırken, uygulamalı fizik, adının da belirttiği gibi, varolan bilgiyi karmaşık sistemleri çözümlemek üzere pratik hayatta, ekonomide ya da başka fizik araştırmalarında kullanmaya gayret eder. Hem temel araştırmaların hem de uygulamalı araştırmaların kuramsal ve deneysel yönleri bulunur. Örneğin uygulamalı fiziğin çok verimli bir alanı Katı hal fiziğidir. Bu alanda araştırmacılar, kuantum mekaniğinin ve elektromanyetizmanın temel yasalarına dayanarak, katı cisimleri oluşturan atomların davranışlarını çözümlemeye çalışır.

Fizik çalışmak hayatı öğrenmektir, hayatı öğrenmede heyecan vardır..

Fizik araştırmalarındaki gelenek ve kültür kuramsal araştırmaları özelleşme/uzmanlaşma olarak kabul etmesi nedeniyle diğer bilimlerden ayrılır. Biyoloji ve Kimya’da da kuramsal araştırmacılar bulunmasına karşın en başarılı kuramsal araştırmacılar aynı zamanda deneysel araştırmacı olmuştur ve bu bilimlerde salt kuramsal araştırmacılara karşı (bazen aleni olarak) büyük ön yargılar bulunur.

 

 

 

 

 

 

Tags: Untagged
0 votes